Home Aktüalite Kar yağdı: Onun hikayesi
Kar yağdı: Onun hikayesi

Kar yağdı: Onun hikayesi

 

“İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın, prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir.” (Edmondo De Amicis)

Hep hayalimdir, şehir tarihi çalışmak… Hele mevzu İstanbul ise beni hep bir farklı çekmiştir kendisine menkıbeler, hikâyeler, efsaneler… Bazen hiç olmadık yerde Sultanahmet’ten Beyazıd’a yürürken artık o gün kim benimle yoldaşlık ediyorsa; sohbetin bir arasına sıkıştırırım: Aslında buranın altında ikinci bir şehir var, bilir misin? Bak, bu sütunu Bizans’ın heybetli imparatoru Konstantin; gücünün nişanesi olsun diye diktirmiş. Burası şehrin en önemli yollarının en kritik kesişim noktasıdır. Kudüs’ten gelen kutsal hazine de tam ayak bastığımız, gün içerisinde binlerce insanın habersizce gelip-geçtiği bu mermerin altındadır.

Tabi, hazinenin varlığına inananlar, inanmayanları ikna ededursun, biz sırlarına karşı ketumiyetiyle destanlaşan İstanbul’dan bir nefes daha çekelim.

Ne demiş üstad: İstanbul sırlarla doludur, bir de o sırları saklayanlarla…

Tarihi yarımadada her ne zaman gezinsem, moralim bozulur; içim sıkılır. Tarihe dokunmak, abidevi şahsiyetlerin huzuruna varıp; selam durmak iyidir, ne hoştur! Ama tarihe karşı işlenen cinayetlere tanık olmak en büyük yüktür, işte ondandır. Yüzlerce yıllık camilerin duvarına yazı yazanlar mı dersiniz, külliyeye tuğlayla kat çıkanlar mı yoksa boyayla renk katanlar mı? Bilseler ki o boyalarının vereceği hiçbir renk; yüzlerce yıllık yaşanmışlıktan, tarihe tanıklıktan daha aziz değildir!

Türkiye’dekiler bitti, bu arkadaşlar sınır aştı, bakınız ibretlik: 1800 yıllık sütuna adını yazdı, gözaltına alındı (Roma-İtalya)

Milyonlarca lira harcanır bu yarımadada: tarihe sahip çıkmak adıyla… Gelin, sizde bakın hoş bir sedayla, sahip çıkılacak tarih mi kalmış, şikâyet edecek bir yürek mi varmış… Yürek varsa dağlanmış…

Vesselam.

Kar yağdı.

Bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
Eşini kaybeden bir kuş gibi kar *

O titreyişi yakalamak lazımdı belki… Bir dumanlı uçuş olmalıydı. Sıcak bir çayın kıymetini anlayabilmekti belki de… Sadece bir yuvanın hasretini duyabilmekti.

Gün bembeyaz bir umuttu, parlıyordu. İstanbul, buz gibi havasıyla donduruyordu. Ahali evlerine çekilmişti. Sobalar ateşlenmiş, kestaneler kavruluyordu, demek isterdim ama kalorifer bozdu senaryoyu… Biz ise, kuzine üstü kestaneye hasret.

Tarihin akışında, doğru yerde durmak demişti, Hoca. Sonra da tarihte özne olan milletler, diye devam etmişti. Bugün için dün; tarih oldu. Yarın için, bugün…

Tarihe not düşmek için, birkaç kare fotoğraf çekmek niyetiyle, seyyah oldum, şehr-i İstanbul’da.

Ben talebe oldum, dizinin dibinde İstanbul’un; okudu bana kadîmden bir fasıl. Size kalsın, 3 kare… Velhasıl.

Naaşın üstünce şimdi ey ölü

Başladı parça parça uçmaya karlar

Ki gökten düşer düşer, ağlar! *

*Cenap Şahabettin, Elhan-ı Şita

anigif


Senyerli

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir